« Önceki |

20/2/2008

17 yaşında bir öğretmen

Sadık Yemni

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfından seçmece anılar

17 Yaşında bir kimya öğretmeni

 

 

 

  Yıl 1968. İzmir Atatürk lisesininin ikinci sınıf öğrencisiyim. 2 Fen-F.  

O günlerde kimya hocamız Ülker hanımın bir seminer için yanlış hatırla-mıyorsam Ankara’ya gitmesi gerekti. Himayesinde deneyler yapan, roketleri ve kimyasal şakalarıyla ünlü öğrencisi olan beni yerine öğretmen tayin etti. İki senelik olmanın böyle avantajları da vardı. Başta matematik hocamız Teksir olmak üzere, birkaç öğretmenden izin alındı ve ben hocanın üç haftalık yokluğunda iki adet ikinci sınıfa derse girdim. Edebiyat bölümüydüler. Haftada bir ders kimya görmekteydiler.

  Herhalde İzmir Atatürk Lisesi’nin 81 yıllık tarihindeki yaşı en küçük kimya öğretmeniydim. Daha 17’ye yeni basmıştım.

  O yıllarda Istanbulda dermotoloji profesörü olan amcamın kullanılmış, ama süper kaliteli takım elbiseleri terzilerin elinden geçerek üzerime uyarlanırdı. Havalı takım elbiselerimden birini giyerek ilk dersime girdim.  İçeri girince bütün sınıf rap diye ayağa kalktı. Biraz şaşkın bir şekilde kürsüye doğru yürüdüm ve günaydın dedim. Tek bir ağızdan sağol patlayınca az kalsın gülecektim. Öğretmen olduğumu hatırlayıp güçbela ciddiyetimi korudum.

  Tutukluğum bir dakika bile sürmedi. Dersi anlatmaya başladım. Konu metallerdi. Metalleri işlerken sadece ders müfredatına sadık kalmıyor metallerle ilgili komik, ilginç şeyler de anlatıyordum. Bakır sülfatla kusturucu bir eriyik yapma, üzerine potasyum sürülmüş karpit parçasının suda kendi kendine ateş alması vb. Bu arada kendi orijinal teorimi satacağım kitleler bulmuştum. Durur muyum. Hemen başladım anlatmaya.

  Çocuklar metaller biraz insanları andırırlar. Sıradan insanların çoğu demirdir. Fırından çıktığında pırıl pırıldır, ama havadaki nem ve karbondioksitten etkilenip paslanırlar. Kolay da kırılırlar. İçine azıcık karbon katılınca çelikleşip paslanmaz hale gelirler. Bilinçlenir ve esnekleşirler.”

  Politikaya çok düşkün bir arkadaşımızdan esinlenmeyle bu hale bilinçlenme demiştim. Yoksa o sırada aklımda olan fizik güçtü. Henüz saf demirin paslanmalara karşı fevkalade dayanıklı olduğunu bilmiyordum.

  Bakır elektriği iyi iletir. Dedikoducu insanlar da böyledirler. Altın ve platin asildirler. Pasla masla uğraşmazlar. Saf kalmaya çalışırlar. Ama insanlar altının içlerine bakır ve kurşun katmadan duramazlar. Gümüş sayesinde suretlerimizi fotoğraf kağıdına raptederiz. Zamanla havadan etkilenerek paslanır. Yarı soylu, kent burjuvasıdır. Teşhircidir. Kurşun, kadmiyum ve bakır tuzları zehirlidir. Başkalarına zararlı insanlara benzerler. Oysa akıllanmaları mümkündür pekala. Bakırla elektriği, kurşunla suları iletmekteyiz. Kadminyumu da sarı boya yapıyoruz. Çinko oksitleri anfoter karakterlidir. Asitlere baz, bazlara asit gibi davranırlar. Rüzgar nerden eserse o tarafa eğilen kimselere benzerler. (Her devrin adamı denilen tiplere de benzetebilirdim, ama bu sözcüğü henüz keşfetmemiştim). Radyo aktif metaller seri katil potansiyelli insanlara benzerler. Topyekün imha silahı yapımında kullanırlar.”

  İlgi müthişti. Kimsenin benim de lise iki öğrencisi olduğumu bilmediğini keşfedecektim sonradan. Bir yedek hoca gelecek denmişti. Kimse yaşımı farketmiyordu. Şartlanmışlardı. 

  Derslere başarıyla devam ettim ve başka bir nam daha inşa ettim. Şu ana kadarki en iyi kimya öğretmeni. Bunu sonradan duyan Ülker hanım defalarca söylediğim gibi Sadık benden daha iyi kimya biliyor diyerek eşine az raslanır bir olgunluk sergiliyecekti. Okulumuzun diğer bayan kimyacısını da bir düşman olarak kazanacaktım. Lise üçte onun sınıfına düşünce aramızda duello rüzgarları esmeye başlayacaktı.

  İkinci haftadan itibaren sınıfları sırayla laboratuvara götürdüm. Bir çoğunun bir daha aluminyumu, mağnezyumu falan unutacaklarını sanmıyorum. Altmış sonları kalayla kaplanmış bakır tencereler kullanmaya devam ettiğimiz yıllardı, ama aluminyum evlere girmeye başlamıştı. Alzaymır hastalığına neden olduğu o sıralarda bilinmiyordu. Aluminyum, tozlarıyla roket yakıtı yaptığım için çok sevdiğim bir metaldi. Aluminotermi deneyi ile iki büyük demir çiviyi birbirine kaynattım. Çıkan flaş ışığı, ısının esintisi ve birbirine kaynamış demire bakan şok yüklü bakışları unutamam. Potasyum permanganat, alkol ve sülfirik asit yardımıyla büyük bir tübün içinde şimşekler çaktırdığımda da öyle oldu. İnsanların ölümlü hemcinslerine mucize yapma gücü vehmetlerindeki tılsımı hissettiğim anlardı.

  Diğer deneyler de bu cinsten renkli ve akılda kalacak nitelikteydiler. Birkaç kişiye kimyayı çok sevdirdiğimi, birkaç kimyager özendirdiğimi biliyorum. Edebiyat sınıfından fen sınıflarına transfer olan öğrenciler çıktı aralarından.

  Rahmetli Ülker Hazarhun hanıma ve diğer öğretmenlerime bana bu fırsatı verdikleri için bir kez daha teşekkür ediyorum.

 

                           ------------------------------------------------

 

 

20/2/2008

Teksir

Sadık Yemni

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfından seçmece anılar

 

TEKSİR

 

Ben sizin için 88 çeşit kitap karıştırıyorum. Siz gene benim kıymetimi bilmiyorsunuz.

 

Ben çocuğuma cep harçlığı veriyorum, o biriktirip kendine ayakkabı alıyor. E bu duruma ziyadesiyle memnun oluyoruz.

 

Çocuklar sakın kopya çekmeyin, zaten böbreklerim ağrıyor.

 

Öğretmenler odasında söyledim. Sadık gülmüyor, gülüyor gibi görünüyor.

 

Konuşmayalım, eee konuşmayalım dedik.

 

 İzmir Atatürk lisesinin altmışlı yıllarda ünlü matematik öğretmeni Kemal Danışman, Teksir lakabını fotokopi öncesi zamanların büyük kurtarıcısı teksir aletiyle ders notları çoğaltmaktan ötürü edinmişti. Çok iyi bir matematik öğretmeniydi. Fransa’da matematik yarışmasından kazandığı ödülle kendine bir araba aldığı rivayet edilirdi. Bir ara öğretmenliği bırakıp kamyonculuk, sinemacılık yaptığı, ama mesleğinin hasretine dayanamayıp geri döndüğü anlatılırdı. Pek güzel bir kızı olduğu da sıkça söylenirdi. Çok merak etmemize rağmen göremedik. Daha doğrusu iyice yakından göremedik.

  Lise üçteyken bir gün Tepecik-Kemer’de arabasıyla burun buruna gelecek ve selam verecektik. İnanılmaz şüpheli bir konumda basıldığımızdan içerde oturan kızın güzelliğine falan dikkat edecek halimiz kalmayacaktı.

  Teksir beni sever ve taktir ederdi. Bir çeşit alteregosuydum hatta. Tip olarak genel benzerliğimiz de vardı. Amcamı andırırdı. Onla ilk yakınlığımızı sodyum sülfür sayesinde kurduk. Bir yerden sodyum sülfür bulmuştum. Evde bir cam kaba yerleştirecektim. Kağıda sarılıydı. Benim sıramın çekmecesi talana açık durduğundan kürsü çekmecesine koymuş ve varlığını unutmuştum.

  “Çocuklar burda bir şey kokuyor.”

  Başımdan aşağı kaynar suların döküldüğünü hatırlıyorum. Teksir bağırmadan çağırmadan otorite kurabilen bir hocaydı. Çekinirdik kendisinden.

  İzin isteyerek kürsünün yanına gittim ve kimya deneyleri yaptığımı, çekmecedeki sodyum sülfürün havanın nemiyle birleşerek H2S yani yumurta çürüğü kokusu yayınladığını anlattım bir çırpıda. İlgilenmişti. Paketin içindeki topakları merakla inceledi. Ondan sonra benim roketçiliğim, kimya şakalarım ve sınıflara ders verme işi çıkınca ahbaplığı ilerlettik. Bir ara lise ikinci sınıf öğrencisiyken edebiyat sınıflarına hocalarının yokluğunda kimya dersi vermiştim. Üç hafta sonra şartlar normale dönünce Teksirle aramızda başka türlü bir bağ oluştuğunu farkettim. O kimya derslerini verebilmek için en çok matematik derslerini ekmek zorunda kalmıştım. Üzerimde hakkı vardı.

  Ara sıra derslerin tekdüzeliğini kırmak için ‘Sadık bugün gene ne deneyler yaptın?’ diye sorardı. Ben de anlatırdım. Çok hoşuna giderdi. Kendi eski lise anılarından örnekler verirdi. Birgün derişik kostik soda, yani sodyum hidroksit eriyiğini pipetle çekerken ağzına kaçmıştı. Bir hafta ağzındaki yaralar kapanana kadar sadece çorbayla beslenmişti.

  Bu soruda bilim aşkı ve özlemi vardı. Onlar da bizler de bilime aşıktık. Bilim yolunu özlüyorduk. En hakiki mürşit ilimdiri fikir olarak, istek olarak soluyorduk, ama ülke çapında pratikteki  durumumuz pek parlak değildi. O sıralarda başta Ülker hanım olmak üzere bazı hocalarım beni geleceğin parlak bir bilim adamı olarak görüyorlardı sanırım. Okuldaki hareket serbestimi büyük ölçüde şansımdan, kurnazlığımdan çok bu görüşün sağladığı hoşgörüye borçluydum. 

  Araştırma ve geliştirme için ayrılan bütçeyi, üniversitelerin yüksek lise düzeyinde olduğunu, teknoloji üretenlerle aramızın çok hızla uçurumlandığını, ipin ucunu fena halde kaçırdığımızı falan bilmiyorduk.     

Ülkenin en modern, en Batılı ve yaşamın göreceli en kolay olduğu bir kıyı şehrinde acınacak hülyalar salıncağında gıcır da gıcır sallanmaktaydık.

  Teksir’in yaptığı sınavlarda kopya çekmek neredeyse imkânsızdı. Cin gibiydi. En ufak şüpheli bir hareketi hemen görürdü. Çok iyi bir matematik öğretmeniydi. Kendisinden ders alanlara sağlam bir temel kazandırmıştır. Kendisini sevgi ve saygıyla anıyorum.

 

                   -----------------------------------------

 

20/2/2008

Vuslat 4

Sadık Yemni

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfından seçmece anılar

 

Vuslat 4

 

  Aya ilk kez inildiği yıl İzmir Atatürk lisesinde kimya şakalarım kadar roketlerimle de ünlenmiştim. Bunda başarılı atışlar kadar başarısız sonuçlar da etkin olmuştu.

  30 Aralık günü fırlattığımız Vuslat 2 adlı roketimiz bütün zamanların en başarılı roketi olarak okulun karşısındaki kız lisesine varmıştı. Gövdesinde ısıdan külleşmiş bir mektup yapışıktı. Göklerden küllü aşk mektubu aldık diye kızlar haftalarca ağızlarına dolamış durmuşlardı.

  Bu mektup işini yazarken çağrışımla Atilla İlhan’ı hatırladım. 1941 şubatında İzmir Atatürk Lisesi’nin birinci sınıfındayken liseli bir kıza yazdığı Nazım Hikmet şiirleriyle yakalanması üzerine 16 yaşındayken tuttuklanmış ve okuldan uzaklaştırılmıştı. Üç hafta gözetim altında kalmış ve iki ay hapis yatmış. dı. Okula o sıralarda hâlâ İzmir Erkek Lisesi denmekteydi. Atatürk ismi 1942’de verilmişti.

   Vuslat 3 ile bu rekoru egale edebilmeyi ummaktaydık. Aslında teknik olarak sınırımıza toslamıştık. Geçen seferki roketin başarısı bir çok irili ufaklı nedenin yanı sıra potasyum kloratlı yakıtıyla ilgiliydi. Bu defa gene ucuz olduğu için güherçileye talim etmekteydik. Aslında acele etmesek ve biraz para toplayarak potasyum klorat satın alsaydık daha iyi olacaktı, ama dayanamadık. Bizim bahçenin bir kısmını, aradaki yolu, ağaçları ve oradaki bahçenin kısmını aşacak bir rokete kalkışta biraz daha fazla hız verecek bir yakıt karışımı koymak gerekliydi. Aklıma karbonu ve kükürdü normalden biraz fazla olan kara barut karışımı yapmak geldi. Birkaç  karışım hazırlayıp test yanışı yaptım. En uygun görünenin yanışı biraz hızlıydı hâlâ, ama başka türlü o yüksek ağaçlardan engeli aşamazdık. Bomba sınırında gezindiğimizi farkındaydık. Denemek konusunda herkes hemfikirdi. Patlayan ilk roket olmayacaktı nasıl olsa.

  Vuslat 3’ü öncekinde olduğu gibi ayaklı yüksek bir rampaya yerleştirdik. Patlama ihtimali nedeniyle seyirciler için yere kırmızı tebeşirle çizgi çizmiştik. Kaçabilmek için fitili uzun tutmuştum bu defa.

  Sınıf mümessilimiz Eşman Zeki fitili ateşledi. Fitil yandı yandı egzos deliğine bir santim kala söndü. Eşman Alamo kalesi filmindeki David Crockett’i anımsatan kahramanlık sahnesi gibi gidip o santimi çakmağıyla tutuşturdu. Sol ayağı rampayı sarsmıştı aceleyle davranırken. Egzos gazları çıkmaya başladı. Roket azıcık yükselir gibi olurken rampa devriliverdi. Bizim roket yerde yanarak üzerimize gelmeye başladı. Kuduz bir köpekten kaçar gibi koşarken hemen arkamızda bir gümbürtü koptu. Acaip bir gri duman çıkmıştı. Spray kutusundan ciddi bir parça tesiri beklemiyordum, ama çıkan ses müthişti. Eşman iki kulağını elleriyle kapatarak diz çöktü.

  Yüreğim soğumuştu o an korkudan. Sesten değil de fırlayan bir parçayla yaralandığı için öyle yaptığını sanarak perişan olmuştum. Sesten rahatsız olmuştu sadece. Neyse kulaklarında kalıcı bir arıza söz konusu olmadı.

  Geçen sefer başarılı uçuş sonunda yanan mektup, bu defa yerlerde sürtünmelere ve patlamaya rağmen kısmen okunur durumdaydı. Haftalarca oraya yazdıklarımız nedeniyle diğer sınıflar tarafından alay edildik durduk.

  Sübyanları kendimize güldürdük kısacası. Bu bana dert oldu. Hesap kitap, günlerce uğraşarak harika bir yakıt karışımı hazırladım. Elime duraliminyum bir gövde geçmişti. Diğerlerinden yirmi santim kadar daha uzundu. Bunun anlamı yüzde kırk daha fazla yakıt ve menzil demekti. Tabii kalkış sırasında gümlemezse. Bir arkadaşın babasına aluminyum kaynak yaptırttık. Hem tepe hem egzos ideal ölçü ve sağlamlıktaydı roket tarihimde ilk defa.

  Kız okuluna da haber salınmıştı. O taraftan da seyirciler vardı. İçlerinde kimya dersi verdiğim bir kızın fena halde bittiğim ablası da vardı. Hezimet yasaktı yani.

  Düdük sesiyle işaret verip Vuslat 4’ü elli beş derecelik açıyla ateşledik. Yakıt harikaydı. Roket ağaçların beş metre üstünden geçerek komşu okulun bahçesine çakıldı. Bu defa gövdesinde mektup falan yoktu. Vuslat 4’ü iri beyaz harflerle gövdeye yazmıştık. Metalin ısınmasına rağmen kurşun bazlı boya okunurluğunu sürdürmekteydi. O ana kadarki en başarı roketti, Kalkışı sırasında yerdeki kumları havalandırması, egsozundan çıkardığı ses haftalarca konuşuldu.

  Kızlar da bizim gibi bilim baharatlı hırtları tanıdıkları için gururluydular. Karşılaştığımızda yeni roket var mı deyip kıkırdıyorlardı. Pantolonlarımızın içindeki yakıtı bitmez tükenmez roketleri ima eden hormonal yarı masum kız bakışlarıyla yüklü olarak cıvıl cıvıldılar. 

 

                   --------------------------------------

20/2/2008

Demli Konyak

Sadık Yemni

Geçen yüzyılın son Hababam sınıfından seçmece anılar

 

Demli Konyak

 

İki demli.

60 kuruş.

Teneffüste ödesek olmaz mı?

Para peşin kırmızı meşin.

 

  Altmış sonları. İzmir Atatürk lisesindeyiz.

  Kışın bastırmasıyla derslerde gizlice çaylı konyak içmek modası başlamıştı. Önce birer kız belli bardakla sınırlı olarak başlandı. Ardından kocaman bir demlikle seri üretime geçildi. En arka sıradan servis yapılıyordu. Bardağı otuz kuruştu. İşi mümessilimiz yürütüyordu. Yatılıydı. Organize içki dümeni yatılı muhabbetiydi zaten. Bir yardımcısı vardı. Beleş içki karşılığında bardakları veriyor, alıyor ve yıkıyordu. Patronun kâr mar yaptığı yoktu. Esas amacı çay konyak içimini yaygınlaştırarak keyif ortamını yoğunlaştırmaktı. Kalp Osman bu işten kâr yapmak için bardağı yirmi kuruşa satışlara başladıysa da başarılı olamadı. Konyağı az koyuyor demi basıyordu. Helada ıkınıp durmaktan anası ağlamaktaydı milletin.

  En çok gözleri iyi görmediği için biyoloji hocası katır Edibe’nin ve yumuşak huylu olan ingilizceci Meral hanımın derslerinde satış yapılmaktaydı. Kafayı iyice bulup uykuya dalanların horultuları, sarhoş sarhoş tahtaya kalkanların komik durumları dışında vukuat çıkmadı. Bazı tehlikeler atlatmarına rağmen satıcılar cürm-i meşhut durumlarında yakalanmadılar.

  En komik olaylardan biri Ahmet adlı bir arkadaşımızın biyoloji dersinde  sözlüye kaldırılması sırasında yaşandı. Alkole dayanıklı olmayan Ahmet arka arkaya içtiği demli konyaklarla kafayı bulmuştu. Hoca ona paramesyumu, terliksi hayvanı sormuştu. Başladı tarih konusunda bir şeyler anlatmaya. Ne yaptığının farkında değildi. Karlofça antlaşmasının maddelerini saymaktaydı. Dersini iyi çalışmıştı. Motor gibi anlatmaktaydı.

 26 Ocak 1699’da Avusturya ile imzalanan yirmi maddelik antlaşmaya göre; Bonat (Temeşvar) eyaleti bütün sancakları ile Osmanlılarda kalıyor, Erdel de dahil olmak üzere Macaristan’ın diğer yerleri, Avusturya’ya terk ediliyordu. Hırvatistan taraflarında her iki devlet ellerindeki yerleri muhafaza ediyorlardı. Bu tarafta Sava Nehri hudut kabul edildi.”

  Hoca dahil herkes gülmekteydi. Bir ara ne gülüyorsunuz  ulan diye sorunca gülmeler kahkahaya dönüştü. Mümessilimiz kendi adının da karışacağı bir skandalı engellemek için hocadan izin alarak Ahmet’i dışarı çıkardı. Dersin bitmesine beş dakika falan kalmıştı zaten. İş öyle örtbas ediliverdi.

  Tek bir aşırılık oldu. Onu da ingilizceci Meral hanımın anlayışı sayesinde vukuatı cezasız atlattık.

  İlkokuldan beri tanıdığım akordeon çalan bir arkadaşımız kafayı bulunca arka sırada işemeye başlamıştı. Yanındaki de altta kalır mı. O da katılmış şırıldatmaya. Derse daha yeni girmiştik. Mümessil arkada içki servisiyle meşgul olduğundan yoklamayı ben yapıyordum. Meğersem sınıfımızda tahtaya doğru meyil varmış. İki köpüklü açık kahverengi sıvı sütunu birbirleriyle yarışırcasına en ön sıradan çıkıp tahtaya kadar vardı.

  Örtbas edilecek gibi değildi. Müzisyen arkadaş suçu üzerine aldı. Hoca hemen temizlik yapma koşuluyla bizi müdüre teslim etmeyeceğini söyledi. Yıldırım gibi kantinden bir kova arap sabunlu su ve paspas bezi getirip o bölgeyi gıcır gıcır yaptık. İki arkadaşı hava almaya ve kahve içmeye yolladık. Okuldan atılma cezasından kıl payıyla yırtmışlardı.

  Altmışlı yıllarda macun gibi yumuşak sabuna Arap sabunu denirdi. Yer temizliği ve bazen de çamaşıra katkı malzemesi olarak kullanılırdı. Bileşiminde sodyum yerine potasyum kullanılan sabunlar daha yumuşak oluyorlardı. Çok kısa bir zaman içinde arap sabunu şampuan adını alarak, kokular mokular sürünerek terfi edecek ve naçiz vücudumuzda değmedik nokta bırakmayacaktı. O yıllarda saçlarına Arap sabunu kullandığını gizli tutan kimseler sonradan gert gert gerinerek ben bu ülkenin en eski şampuancısıyım diye öğüneceklerdi.

  Neyse… O günden sonra sınıf içi içki servisleri kesildi. Öğlen tatilinde içme modası başladı. Potu beş kuruştan poker salgını da yeni yeni filizlenmekteydi.  Sınıfta demlenmek rağbetin azlığı nedeniyle de kısa zamanda tarih oldu gitti.

 

                  ---------------------------------------------

 

 

20/2/2008

Dünya Hrönir Cumhuriyeti

J.L.B’ye

 

Sadık Yemni

Dünya Hrönir Cumhuriyeti

 

  Kasım sonunda Rotterdam’da, bir gazete binasının çatı katında,  küçük bir grup Borges’in dünyaca ünlü Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius adlı öyküsünü okuduk. Geçici olarak bir Borges okuma grubu oluşturmuştuk. Bitiminde kartonlara hazırlanmış Borgestanırlık sertifikalarını bölüştük. Hoş entelektüel bir esinti anı şimdi arkada kalan. Tlön’ü üçüncü kez okumaya hazırlanırken yaptığım bir keşfi (daha sonra araştırınca başkalarının da aynı keşfi yaptığını görerek sevindim) o gece arkadaşlarıma da açtım.

 

  Stanislaw Lem, Solaris adlı ünlü bilimkurgu yapıtına Borges’in bu öyküsünden esinlenmiş olabilir.

 

Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçeği düşünün. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi Rheya ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Atom yapısı insanlarınkinden farklı olduğu için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, göz bebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Rheya bir çeşit hrönirdir. Chris’in zihninin ürünüdür. Solaris gezegenindeki zeka taşıyan okyanus ise bir Tlön gerçekliğidir. Bu nedenle insanın düz mantığa şartlanmış aklıyla anlaşılamaz.

 

  1940’larda yazılmış öyküyü okuyanlar Tlön gezegeninin tartışma kışkırtıcı kurgusunun Berkeleyci idealizmin üzerine kurulduğunu biliyorlar. Tlön gezegenine ait bilgiler önce dünyada basılan ansiklopedilerde arzı endam ederler. Yirminci yüzyılın başlarındaki basım şartlarında klişeleri hazırlanmamış, dizilmemiş olmalarına rağmen basılmış bazı ansiklopedilerde yer almışlardır. İki arkadaş bunların peşine düşerler ve sonunda bir tanesini ele geçirirler. Ansiklopedinin sözdizininde Tlön bahsi geçmez ama onlarca sayfa bilgi olarak bazı ciltlerde mevcutturlar. Giderek bu kaçak sayfalara daha sık raslanmaktadır. Tlön gerçekliği kendini bizim bilinen dünya gerçekliğine sinsice eklemlemiştir. İdealist sızıntıdır bir çeşit yani.

 

  Borges’in öykülerinin hemen hepsinde olduğu gibi, Tlön, Uqbar, Orbis, Tertius’un da özetlenmesi mümkün değildir. Bu nedenle bazı pasajlardan örnek vererek hrönire değinmek istiyorum.

Yüzyıllar ve yüzyıllarca süren idealizm, sonuçta gerçekliği de etkilemekten geri durmamıştır. Tlön’ün en eski yörelerinde, kaybolan eşyaların tıpkısının ortaya çıkması sıkça raslanan bir olaydır. İki kişi bir kurşunkalemi ararlar, birincisi kalemi bulur ve sesini çıkarmaz;ikincisi bundan daha az gerçek olmayan, ama kendi beklentilerine daha uygun olan ikinci bir kalem bulur. Bu ikincil nesnelere hrönir denir ve azıcık biçimsiz olmakla birlikte birincilerden biraz daha uzun olurlar. Son zamanlara kadar, hrönirler dalgınlıkla unutkanlığın raslantısal ürünleriydi. Bunların düzenli bir biçimde üretilmesinin yüzyılı bile bulmayan bir geçmişe dayalı oluşu inanılmaz bir şey gibi görünmektedir, ama XI. Cilt bize bunun böyle olduğunu söylemektedir.İlk girişimler başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Ne var ki, modus operandi (çalışma yöntemleri) anlatılmaya değer. Devlet hapisanelerinin yöneticilerinden biri, tutuklulara tarih öncesinden kalma bir ırmak yatağında bazı mezarlar bulunduğunu ve önemli bir şeyler bulana özgürlüğünü bağışlayacağını söylemişti. Kazı öncesi aylarda tutuklulara bulacakları şeylerin fotoğrafları gösterilmişti. Bu ilk girişim, beklentiyle gerilimin kişiyi engelleyici olabileceğini kanıtladı.,kazma kürekle yapılan bir haftalık çalışma sonucunda hrön olarak, hemen kazı öncesi devre ait paslı bir tekerlekten başka bir şey çıkmadı topraktan.  Ama bu gizli tutuldu ve aynı işlem sonradan dört okulda tekrarlandı. Bunlardan üçünde hemen kesin başarısızlıkla karşılaşıldı; dördüncüsünda (ki bunun yöneticisi ilk kazılar sırasında kaza sonucu öldü) öğrenciler altın bir maske, tarihöncesi bir kılıç, iki üç seramik vazo ve göğsünde bugüne kadar çözülemeyen bir yazı bulunan, belden aşağısı kopuk bir kral bedeni çıkardılar – ya da tıpkısını ürettiler. Böylece kazının deneysel niteliğinden haberli olanlara da güvenilemeyeceği ortaya çıktı. Geniş kitlelerce yapılan araştırmalar. Birbirleriyle çelişen eşyalar da çıkardı ortaya; şimdilerde bireysel ve daha hazırlıksız girişimler yeğleniyor. Hrönirlerin düzenli olarak üretilmesi  (diyor XI. Cilt) arkeologlara müthiş yararlar sağladı. Bu, günümüzde gelecekten daha az esnek ve yumuşakbaşlı olmayan geçmişin sorgulanmasını ve hatta dönüştürülmesini mümkün kıldı.

……

 

Tlön’deki eşyaların tıpkısı ortaya çıkıyor dedik; eşyalar aynı zamanda siliniyor bozulma eğilimi de gösteriyor ve unutulduklarında ayrıntıları kayboluyor. En iyi bilinen örnek, bir dilenci tarafından aşındırıldığı sürece varolmayı sürdüren, o öldüğündeyse yokolan kapı eşiğidir. Zaman zaman birkaç kuşun ya da bir atın, açıkhava  tiyatrosu kalıntılarını kurtardığı olmuştur.

                                       

  Uzun öykü ironik ve her kafadan şaşkolozvari itiraz hışırtıları fışırdatan şu cümlelerle sona erer.

 

İngilizler, Fransızlar ve İspanyolcuklar yeryüzünden silinecek. Dünya Tlön olacak. Ben bütün bunlara hiç aldırış etmeden Adrogue’deki otelde geçen günlerimin tüm sessizliği içinde, Browne’un Urn Burial’ının Quevedo tarzı bir çevirisini yapmakla uğraşıyorum – çeviriye pek güvenim yok, yayımlamayı düşünmüyorum.

           Fatih Özgüven’in çevirisiyle:Yolları çatallaşan bahçe,   

                                                                Can yayınları, 1985

 

  Totalitarizme ürkek bir eleştiri içeren dedektifvari kurgu, edebi kritikler, dil ve dilkökenbilim değinmeleriyle tıka basa yüklü öyküyü henüz basılmamış en yeni Tlön ansiklopedisinde bir eğretileme olarak bırakıp hrönirleri ele alalım.

 

  Dünya Tlönleşirken diller, bilim, sanat ve daha da önemlisi ruh hallerimiz yeniden şekillenecek. Şu anda bizleri tanımlayan ve aramıza sınırlar çeken her şey hızla kağşayıp, değişip yenilenecek. Ve yüz ciltlik muhteşem Tlön ansiklopedisi her kitapçıda, her kütüphanede bulunur hale gelecek. O günlerde hayatımız baştan aşağı bir hrönir gerçekliğiyle yüklü olacak.

 

  Bu değişim yavaş yavaş ivmelenecek, ama sonucun içine nano tepkimeleri bile aşan bir hızla dalacağız. Masallardaki göz açıp kapamayla ulaşılan beldelerde yaşanankilere benzer bir değişme olmayacak bu. O diyarlara gidenler eski bilinçlerini kuşanmış olduklarından gördükleri şeylere şaşıp kalırlar. Tlön gerçekliğine tamamen geçildiğinde şaşkınlığın yerini huşu soslu hafif, ama sürekli bir merak beklentisi alacak.

 

  Hrönirleşme en ütopik ve kurnaz bakışın bile hayal edemediği mükemmelikte bir küreselleşme yaratacak.  Şu anlarda can çekiştiği için iyice vahşileşen kapitalizm en ilkel sınırlarına çekilecek ve sonlanacak. Lüks tüketimi duracak. Çünkü en lüks maddelerin anında üretim gerektirmeyen kopyalarıyla dolacak ortalık. Hiçbir nesne, son moda giyim eşyası, hatta sofistike aparatlar bile kimseye züppelik yapma ve ayrıcalık yaşama fırsatı vermeyecek. Sol devrim denemelerinin başaramadığı şeyi hrönirleştirebildiklerimiz başaracak. Lüks tüketimi durunca kapitalizm de duracak.

 

  Hrönirleşme gerçekliğinde seçim yapılmayacak, ama ideal demokrasi altın devrini yaşayacak. Çünkü oylamalar, aday tespitleri, idareciler, bakanlar ve küresel cumhurbaşkanı belli güçlerin bürolarında tespit edilemeyecek artık. Hergün güneş doğarken raslantısal bir piyangonun, zihinler arası etkileşimin fırdöndüsü ya da, etkisiyle idareci kadro yenilenecek. Hiçbir makam, iktidar, mevki, birkaç haftadan uzun süremeyecek. Kimse çocuklarına iktidar ve kapital devredemeyecek. Kraliyetler, cemaatler, esoterik kurumların hepsi dağılıp bu fırdöndüsel piyangonun etkisine tabi olacaklar. Meslekler, uzmanlıklar herkesin malı olacak. Kalifiye olmayan işler herkesin elini öpecek. Bir sabah masanızın üzerinde kendi kendine beliren bir zarfta o gün, bir hafta ya da en fazla iki üç hafta boyunca yaş, cinsiyet ve zihin kalibrenize uygun olarak kasaplık, terzilik, hamallık, çiftçilik, öğrencilik, laborantlık, aylaklık ya da küresel dünyanın cumhurbaşkanlığını yapacaksınız. Bir anda eski işinizin belleğinizdeki kayıtları gevşeyecek ve yeni işinize uyarlanacaksınız.

 

  Süpermarketler yerini mahalle bakkallarına, bakkallar da şahsi üretime bırakacaklar. Giyecekler, makamlar, para ve tahviller gibi yiyecekler de hrönirleşecekler. Mahalle bakkalları birer birer ortadan kalktığında tarım üretimi kendini epey sınırlamak zorunda kalacak, ama tamamen sonlanmayacak. Pırasa ekip pancar biçmek, pancarları eve götürürken bazılarının patlıcana dönüşmesine alışılacak. Hergün beliren yeni bir maydanoz çeşidine ad vermekte direnenler çıkacak. Kapkalın defterlere yazdıkları adlar sayfalardan taşıp sokaklara dökülecekler. İnsanlar yeniden sebze meyve toplayıcı çağlarına geri dönecekler. Çocuklar ve yaşlılar çıtır çıtır taze ekmeği, peyniri, domatesi bakkaldan almaktansa ağaç tepelerinden toplamayı yeğleyecekler. Tüfekle, okla yayla yapılan avcılık bitecek. Geyiğin zihni de hrönir tuttuğundan avcıya kaya parçası gibi görünecek. Son tüfek te değişip başka bir şeye dönüşene kadar avcılar geyik sanıp kayalara, kuş sanıp ağaç dallarında yetişen muz kokulu karpuzlara ateş edip duracaklar. Balıkçılık da bitecek. Oltalar sarmaşıklaşmadan önce teknelere mercan parçaları çekip duracaklar.

 

  Hayvansal protein kaynağı hayvanlar olmaktan çıkacak. Bütün gerekli aminoasitleri kendimiz ağaç dallarında, yastıklarımızn altında, bazı günlerde yarı şaka olarak boş ayakkabılarımızın içinde çeşitli renklerde lezzetli nohutçuklar olarak bulacağız.

 

  Enerji sorunu denen şey kökünden yokolacak. Herkes kendi ışığı ve ısısıyla haşır neşir olacak. Bir zamanlar benzin, gaz yakarak, atomun çekirdeğini parçalayarak enerji elde edildiğini hatırlayan tek bir kişi bile kalmayacak. Zihnimiz şişe, hrönirleşme cin olacak ve istekten türeyen çevre kirletmeyen enerji çeşitlerine gark olacağız.

 

  Psikoanaliz, antidepresan, yoga, meditasyon, alkollu içki tüketimi, eroin, kokain ve esrar kullanımı tarihe karışacak. Hrönir gerçekliğinde kafa sürekli bu aşamalar ve işlem zenginliği üzerine kurulduğundan hep yüksek durumda kalacak. Kimse kendini uzun süreli meyus, depresif, gamlı ve kederli durumda tutamayacak. Bu tür arızalar maziden ekolanmış uyuzluklar olarak kısa süreli ziyaretlerde bulunabilecekler sadece.

 

  Zaman da hröniroidsel bir kıvamda akacak. Takvimler, saatli radyolar falan anlamsızlaşacaklar. Kimse bugün günlerden ne diye sormayacak. Saat taşımak anlamsızlaşacak. Randevu diye bir şey kalmayacak. Görüşmek istediğiniz kimseye inşallah, umarım, yakında kelimelerinden birini kullanmanız yetecek. O kimseyi anı gelip gördüğünüzde bunun rasgele meydana geldiğini, ama ikinizin de hoşunuza giden bir tesadüf olduğunu düşüneceksiniz.

 

  Gelecek tasası tamamen ortadan kalkacak. Yaşlılık bir sürü engellerle kuşatılma hali olmayacak artık. Ölüm baki kalacak. Bir an gelip diğerleri için arkada bıraktığı izlerle hatırlanan biri olacaksınız. Eskiden ölümsüz ruh denen şey bu izlerin direnginliği, aynı şeyi isteyenlerin şevkli bellek desteği olacak. Siz hatırladığınız için varkalan malzeme başkaları tarafından özenle belleklerine kazınacak. Kayıtları tutulacak. Bu kayıtlardan dev arşivler peydahlanacak. Rüyalarda bu arşivleri ziyaret ederek ölülerle sohbet etmek mümkün olacak. Arşiv tozu kıpır kıpırlığı diye bir laf sık sık kullanılacak.

 

  Mükemmelüstü, nirvana ötesi demeli belki,  küreselleşmede tek bir gezegen ailesi mevcut olacak. Bu nedenle savaşlar, seri cinayetler, boks maçları, kavgalar ve intiharlar mazinin baskısıyla zar zor hatırlanabilen eski marifetler olarak kalacaklar. Ordu, rütbe, tank, tüfek, biyolojik, kimyasal ve nükleer silah kelimeleri yavaş yavaş unutulacak. En zor çapraz bulmacalarda alın kırıştıran kelimelere dönüşecekler.

 

  Orospuluk ve buna dayalı olarak pezevenklik, randevu evleri, kerhaneler falan tarihe karışacak. Mastürbasyon yapmak da. Çünkü hrönir

gerçekliğinde cinselliğin çağrısı anında en ehven karşılığını bulacak.

 

  İyilikler, yapılmaya fırsat bulunan kabahatler, kötücül şakalar falan hep toplumsal belleğin parçası olarak kalacak. Bu nedenle hrönir hareketililğinin en hızlı etkileşim sürecine tabi olacaklar. Birinin kafasına taş indirmek isteyen biri son saniyede taşın bir demet kurumuş papatyaya dönüştüğünü görerek sevinecek. Bir diğerine takılan çelme onu düşürmek yerine ünlü bir baleden hoş ve kısa bir alıntı yaptırtacak. Seyredenler, eşek şakasını icra eden de dahil alkışlayacaklar.

 

  Restoranlarda mönü kartları bulunmayacak. Aralarındaki fark da bitecek. Önünüze gelen yemek aklın sınır berisiyle güç bela sezilen bir sistematiğin seçimi sonucu zaten ağız tadınıza uygun olacak.

 

  Para, çek, kredi kartı uygulamaları sıfırlanacak. Emek ve takasın doğru orantılı mevcudiyeti bankaları gereksiz kılacak.  Ve şehirlerin en iyi yerlerini ele geçirmiş olan banka binaları kütüphanelere dönüştürülecek.

 

  İnsanların önemli bir kısmı evden çıkıp işe falan gitmeyecek. İşler, güçler ve idare evlerden, mahallelerden de yönetilebilecek. Şehirlere doluşmuş nüfus yavaşça kırsala çekilecek. Şehirlerin vaadedebileceği tek bir üstünlük kalmayınca, iletişimin zihinle yapılması nedeniyle mobil telefonların, internetin, uyduların, kablolu telefonun işlevi de bitecek.  Televizyon şirketleriyse çoktan tarihe karışmış olacak.

 

  Artık küçük çocuklar için ne kreş, ne de oyun bahçesi inşa etmeye gerek kalmayacak. Oyun beklenmedik belirmelerle her yaşta ve aldığınız her solukta zaten var olacak. Pedagoji denen bilim dalı kendini bu gerçekliğe uyarlayıp iptal edecek.

 

  Bilimler de tümden değişikliğe uğrayacak haliyle. Sosyoloji, felsefe ve psikolojinin yanı sıra en başta tarih bilimi tarihe karışacak. Mazi geleceğe basınç yapamadığında, kayda kuyda da gerek kalmayacağından tarih kitapları tarihe karışacak. Bir zamanlar tarih bilinci denen şey anın yetkin tasavvuru  formatına dönüşecek. Fizik manyetik alanlar arası ilişkilerin farfaralı trafiği konularını işleyecek. Matematik denklemleri ilk kez herkese hitap edebilmenin hazzıyla kağıt yüzeylerden, kara tahtalardan sıyrılıp üç küsur boyut kazanacaklar. Kimya deneyleri bil bakalım tüpten bu defa ne çıkacak oyununa dönüşecek.  C + O2 = H2S denklemi bazı tişörtlerin ön yüzlerinde zaman zaman belirip yokolacak.

 

  Birbirinden berbat ve kötücül ruhlu filmlerden de kurtulacağız. Ücretli, havalı, afurlu tafurlu aktörlük, yönetmenlik falan bitecek. Bütün videotekler kapanacak. Bazı sinema salonları kalacak, bazıları yok olup gidecek. Kalanlar her an, her dakika başka başka, nabza, isteğe göre filmlere beşik olacaklar. Kar kristallerinin, parmak izlerinin tekinin bile diğeriyle aynı olmadığı gibi, diğeriyle tamamen aynı tek bir film mevcut olmayacak. Film sayısı gezegende yaşayan zihin sayısının onlarca, yüzlerce katına ulaşacak.

 

  Sayısız kulüpler ve cemiyetler kurulup bozulacaklar. Hiçbir üye diğerinden daha kıdemli olmayacak. Herkes potansiyel kurucu üye sıfatıyla doğacak. Birisi herkes, herkes birisi ya da birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için sözleri bu gerçeklikte hiçbir mana ifade etmeyecek.

 

  Daha da ilginci belki, bazı kimseler gökte akıllı yıldızların göz kırptığını, ışığın mana taşıdığını görmenin mahçup şaşkınlığını yaşayacaklar.

 

  Bir dakika... Bunları yazarken masamın üzerinde beyaz bir zarf belirdi. Açıyorum. Yarın sabahtan itibaren hrönir gerçekliğinin yeni cumhurbaşkanı ben olacakmışım. Bugün mahallenin çöplerini toplayan takımdaydım. Dün ne iş yaptığımı ise hatırlamıyorum.

                                                             Aralık 2007 Amsterdam

                  -------------------------------------------

Arkadaşlarım

Bağlantılarım

Blogcu ile yapıldı